2 Temmuz 2017 Pazar

Hayır, Şer ve Dönüşümsellik


Dönüşümsellik:
Hayır veya şer kabul ettiğimiz olaylar ve durumlar karşısında varoluşumuzun kutupları arasında hareket edebilme esnekliği.

Sabırsız bir insansındır; bir gün karşına öyle bir yeni durum çıkar ki sabrını keşfedersin ve bu yeni durumun ögreticilik açısından, sana sağlayacağı nihaî fayda bakımından hayırlı ya da şerli olması arasında hiç bir fark yoktur.
Dönüşüme yönlendirilmişsindir; Cemal'le ya da Celal'le.

Ve insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştiren bir peygamberin ümmeti olarak diyor akıl, artık refahta mıyız, zillet içinde miyiz, düştük mü, kalktık mı diye dertlenmeyi bir kenara bırakıp "nasıl" sorusunun cevaplarını arama vaktidir belki de.

Düşerken ne aldık? Kalkarken O'na mı yöneldik yoksa şirk koşmaya -mesela güce tapmaya- mı başladık?

Görüntüden çok daha önemli olan o görüntüyü istikamet üzere değiştirebilme kabiliyeti çünkü. Manevi bir çöküşle gelen zaferden, içsel derinlik getiren yenilgiden bahsediyorum.

Toplumsal kadar bireysel yaşam içinde geçerli aynı yanılgılı bakış: Başkalarıyla, standartlarla(!) kıyaslamalar yaparak bahtiyârlığımızı ölçme gayretine düşüyoruz sık sık.

İçsel dönüşümün somut göstergelerini ayırdetmeye, kıyaslamaya odaklı bir akla sahip olmadığımızdan ya da diğer bir deyişle olan biteni zihinselleştirerek maddeye indirgediğimizden, dikkatimizi boş göstergelere kaydırmak ve orada tutmak şeytanın üzerimizdeki en büyük hilesi ve etki alanı içinde yaşadığımız su zamanda.

Aklımızı tek hamlede felç edebildiğine göre başkasına da ihtiyacı olmasa gerek...

Sosyal medya hakimiyeti, ekran odaklı yaşam sonucu anonimleşen keyif ve mutluluk anlayışlarımızın çığ gibi büyüttüğü gaflet garantili bir etki bu.

Bu yüzden herkesin kendi terapisti olmaya çalıştığı bir çağda mindfullness, farkındalık, iç görü diye diye ölüyor bilincimiz.

Problemi dönüşümsel değil değişimsel ele aldığımız sürece de ölmeye devam edecek gibi görünüyor.

Dönüşümsellik ise hayra ve şerre karşı eşit mesafede durabilmeyi gerektiriyor bu yazıya da ilham olan Şer Problemi makalesi okuma/cevirme ve sohbetlerinde Asma ile sık karşılaştığımız bir hakikat olarak.

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html?m=1

9 Ocak 2017 Pazartesi

HASET VE İLİŞKİSEL KÖKENİ


Haset duygusu aşırı engelleyici ebeveynin içselleştirilmesinden kaynaklanıyor ise neler yapılabilire dair terapötik ve tevhidi bakış açılarından bir kolaj:


Kendi yapamadığımız bir davranışı, işi ya da ilişki kurmayı bir başkasının kolayca yaptığını gördüğümüzde hissettiğimiz yıkıcı duyguların toplu adıdır haset.

“Bu haksızlık!” der; “Aynı şeyi yaptığımda ben neden aynı sonucu alamıyorum” der; “Benim yıllardır uğraştığım şeye böyle kolayca nasıl sahip oluyor” der…

Cevabı olmayan, olmadığını zannettiğimiz sorular arasında boğulduğumuzu hissederiz ve yaşama devam edebilmek için çoğumuz dikkatimizi daha yapıcı duygular uyandıran kişi ve olaylara yöneltiriz. Bu yöneltmeyi ne kadar hızlı yapabiliyorsak kendimizi o kadar sağlıklı addederiz. Üretkenliğimizi, yaşam sevincimizi koruyabiliriz.

Peki, zaman zaman yoklayan bize boğulma korkusu yaşatan bu karanlık duygunun hakikati nedir? Dikkatimizi yönetemediğimiz zamanlar için –ki herkes için muhtemel- bu soru üzerinde düşünmekte fayda var.

Bir psikanalist*, yetişkinlikteki haset duygusunu bebeklik ve çocukluğunu aşırı engelleyici annenin  (anneden kasıt bakımveren) bakımında geçirmiş olmaya ve bu süreçte içselleştirmiş olduğu anne figürünü haset edilen kişiye yansıtmaya bağlamış. (İçselleştirmeden kasıt, anne yanında olmadığı zamanlarda bile çocuğun içindeki engelleyici sesi dinleyerek hareket edeck kadar annenin tavrını benimsemesi)

Düşünelim; içinizde sürekli sizi siz yapacak davranışlara ket vuran bir anne figürü var. Öyle derine yerleşmiş ki biyolojik ebeveyninizle bağlantısı kaybolmuş artık. Kişiliğinizin bir parçası haline gelmiş bu “yapma, etme, ben senin yerine senden daha iyisini yaparım” diyen ses. Ve bu sesin ezberlenmiş çözümlerinden başka çözümlere aklınız, eliniz gitmez olmuş  zaman içinde. Size konulmuş engelleri, engelleyici rolünü bizzat üstlenerek içselleştirmişsiniz yani.

Ve bir gün karşınızda tam da sizin yapmak istediğiniz şeyi yapmakta olan birini buluyorsunuz. Çocukken tam ağzınıza götürmekte olduğunuz kaşığı tutup, sizin kas gücünüzü ve iradenizi sıfırlayarak o kaşığı ağza götürme eylemini tamamlamanıza izin vermeyen; üstelik bu hazzı size yardım etmek, sizi kendi yapabileceğinizden daha pratik bir şekilde beslemek adına sizden çalan anne karşısında duymuş olduğunuz boğucu çaresizlik tam orada yeryüzüne çıkacak bir yanardağ ağzı buluyor işte.

“Vay be helal olsun!” diyemiyorsunuz.Boğazınıza takılıyor. Çünkü muhatabını bulamamış öfkeniz kendine -tıpkı sizden daha iyi kaşık tutan anneniz gibi- işini mükemmel yapan birini  bulmuş nihayet. Yapmak üzere isteklendirildiğiniz işi sizin yapabildiğinizden çok daha iyi yapmakta olan biri. Daha iyi olmasa bile yapabiliyor olması yetiyor zaten çaresiz ve eylemsizliğe hapsedilmiş hissetmeniz için. O andan itibaren, o güne kadar hiçbir alıp veremediğiniz olmayan bu kişi sizin için, karşısında duygusal sağlığınızı koruyamadığınız bir tehdit haline gelebiliyor.

Baktığınızda suç teşkil edecek, öfkenizi hak edecek bir şey yapmadığı gibi aksine takdirlik davrandığını fark ettikçe kendi duygunuz için daha da kaygılanıyorsunuz. Kaygıdan kurtulmak için ya bu konuyu unutmaya, ya başka kazançlarla kendinizi avutmaya ya da en bahtsız ihtimalle karşınızdakini engellemeye yönelik arayışlara giriyorsunuz.

“Senin yerine bu işi ben yapabilirim; yapmalıyım” demek istediğiniz bir engelleyen anne figürünün nihayet ete kemiğe bürünerek dışsallaşmış bir görüntüsü var karşınızda. Fakat aynı zamanda iyi anneyi yani ilişkideki sevgiyi kaybetmek de istemediğiniz için yıkıcılığı kabullenmek hiç kolay değil. Korku ve haset döngüsüne girmiş oluyorsunuz böylece.

Böyle bir durumda psikanalizin önerdiği genel çerçeve, haset edilen kişiye yansıtılmış olan engelleyici annenin, şimdi ve buradaki yaşantılar yoluyla, işbirliği yapılabilen, gerektiğinde engellenebilen, sevgisini aktif ve pasif olarak verebilen bir figür haline getirilmesi olur.

Öneremediği ve daha kökten çözüm ise; haset edilen kişinin yapıp etmekte olduklarının kendinden olmadığının farkında olduğu bir bilinç durumuna erişmesi ve bir daha -eşyanın baki olanla ilişkisini kuramadığı- gaflet alanına düşmemek için önlemler alarak yaşamaya devam etme çabasıdır. Bu önlemler bir analiz süreci kadar ihtimam da gerektirebilir fakat sonuçları, analizin yalnızca budadığı sarmaşığın kökünü kazıyıp yerine çiçek tohumları ekmek kadar farklı olacaktır. İstiğfar ve şükür bilincini daimi hale getiren, algısını Baki olana odaklama becerisini edinmiş bir kişi ile bir duygusunun dinamiğini değiştirme motivasyonundaki analizanın elde edecekleri sonuçlar kıyaslanamayacak kadar farklı iken her iki yol için harcanması beklenen çaba-her ikisini de kıyısından deneyimlemiş biri olarak- o kadar farklı değil diye düşünüyorum.

Hasedi yapıcı enerjiye döndürmede faydalı olacak bir diğer bakış açısı da “çalış senin de olur” tarzındaki genel yaklaşımdan uzaklaşıp “yardım et; zaten bizim” yaklaşımını arttırdığımızda ortaya çıkar. ** İlim nasıl müminin yitik malı ise yapılan tüm güzel işler de Rabbi dolayısıyla mümine aittir. (Nasılına dair kaçırılan noktalardan bir örnek vermek gerekirse: Başkasının sahip olduğu çok güzel bir eve bakarken duyduğumuz hayranlık ve eve bakıyor olmanın ufkumuzda oluşturduğu güzel düşünceler bize aittir ve ev sahibine değil bize verilmiş nimetlerdir aslında.)  Tasavvuf yazınında, haset veya kıskançlık bizi yardım etmeye, gözümüzü diktiğimiz güzelliğin parçası olmaya yöneltmesi gereken olumlu duygular olarak ele alınmış. “Haris”*** bir peygamberin istikamet üzere azmeden takipçileri olarak hırs ve hasedi birer nimet addeden bakışı hatırlasak aslında hiç o dikkat yöneltmelere, duygu bastırmalara falan gerek kalmayacak. 

İçsel nesnelerimize, yani öğrendikten sonra kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş olan  tutum topluluklarımıza işaret eden ayet de bu konuyu aydınlatır:
 “Rahman'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytani dürtü yerleştiririz.” (43:36)
Rahman ismi Rabb’in var ediciliğini anlatır. Haset vb. yıkıcı duyguların altındaki, verilen ya da verilmeyen güzelliklerin hesabını tutan akıl, O’nun ‘sonsuz rahmet ve nimetini dilediğine istediği kadar verme’ özelliğini yok saymış olmuyor mudur?

*Didier Anzieu, Deri-ben (kitabın içinde geçen analistin adını bulamadım maalesef. Yalnız fikir kalmış aklımda. Bilen, eklemek isteyen olursa çok sevinirim)
** Bu yazı henüz bitmişken Ekrem Hoca’nın talep vadisi başlıklı konuşmasından tamamlayıcı bilgiler geldi.Linkte neleri talep ederken hırslı olmanın dinen övüldüğüne dair bilgiler mevcut: https://www.youtube.com/watch?v=WWG7R66MixQ
***Yukarıdaki linkte bahsedilmekte olan Allah’ın Hz. Muhammed’e hitabına atfen.
(43:36) http://www.kuranmeali.org/43/zuhruf_suresi/36.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx