4 Aralık 2016 Pazar

Bir Algı Problemi Olarak Şer I


Negatif duygular aynanın üzerindeki lekeyi görmekten kaynaklanır. Aynanın o tarafına bakmamak değil lekeyi silmeye çalışmak akıllıca.
Esma-i İlahi'deki mükemmelliğe aykırı olan, eksik gördüğümüz her şeyi değiştirmek isteriz: adaletsizlik, hastalık, zulüm... Değiştirme isteği zaten o mükemmelliğin bir parçası olmamız için bize verilmiştir.
Rahatsız olduğumuz o duygular bizi, tamamlamak için gayret göstermeye, "Merhamet eden" "Adil olan" "Şifa veren" gibi ilahi isimlere hizmet etmeye yönelten öğretmenlerdir.

İlk linkte hoşlanmadığımız acı veren duyguların öğreticiliği nasıldır'a dair bir kısa psikoeğitim filmi, ikincide ise bu konuları gündemime taşıyan Salı günleri devam etmekte olan makale çevirimizin tamamlanmış kısmı var:

https://www.youtube.com/watch?v=AUv7XZtBW64&feature=youtu.be

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html

22 Kasım 2016 Salı

Beklenen …

Mürşidin görevi yola çıkarmaktır. Yolda eşlik etmek değil. Birileri yanımda yürüyor mu diye sürekli etrafına bakıp durma inançsızlığı ataletin tam nedeni olabilir.

“İhtiyacın olan şeyi sen neden yapmıyorsun?” diyerek hem beni utandırmış hem de bir sürü bereketli işle sonuçlanacak online sohbetlere yönlendirmişti bir büyüğüm. O zamandan beri duraksadıkça, daha fazla destek arayışıyla tembelliğe ve devamında depresyona doğru yöneldikçe kendime hatırlatıp dirildiğim bir gerçek bu: ben neden yapmıyorum?

En çok ihtiyaç duyduğum şey neyse o ihtiyacı en iyi karşılayacak potansiyel de bendedir. Arzu, yaratıcılığımızı harekete geçirmek için bize verilmiş bir nimettir. Sonuca ulaşmasından bağımsız olarak sadece arzulamak ve arzuladığımız şey için çaba gösterebilmek bir nimettir. Sonucun en hayırlı şekilde yaratılacağı konusunda güvendiğim bir Allah varsa gayretten yana tereddüt içinde kalmak neden?

Sanırım tembellik en çok, bu gayreti kendi içimizde bulmamız gereken zamanda durup, bizimle birlikte gayret gösterecek hatta mümkünse üzerimizden yükün yüklü bir kısmını alacak kurtarıcılar, mürşidler, yol arkadaşları bekliyor olmamızdan besleniyor.

Fakat bu mantığın sonu herkesin birini beklediği bir dünyadan başka ne getirebilir? Neden beklediğimiz yoldaş, işaret, ayet olarak bize verilen Rahmani isteklerimizi kabul etmeyi denemiyoruz?

*Rahmani istekten kastım Kuran ve Sünnete aykırı düşmeyen kalbi yönelimler.

4 Kasım 2016 Cuma

HİDAYET VE İLİŞKİSELLİK

İlişkiselliği anlamak, parça-bütün ilişkisi içinde kendi yerini fark etmek demek. Gaflet halinin yarattığı kopukluk, bağlantısızlık, bencillikten uzaklaşıp yaratılmış her şeyle ve Yaratıcı ile bağını idrak etmek demek..


Hidayeti varlığın özüne yönelmiş hali olarak tanımlarsak gaflet bu yönelişi durduran, tersine çeviren, varlıkla özü arasındaki bağlantıyı koparan her türlü haldir. Tevhidi bakışı kaybetmektir; nasıl bir bütünün parçası olduğunu unutmaktır. Kendini unutmaktır esasen. Kişi ancak kendi nefsine zulmeder uyarıları* da hep bununla ilgili değil midir?

İlişkisellik ise benim için de yeni yeni genişleyen, terapötik bir kavram. İnsan yaşam enerjisini 4 alana harcar imiş:

BİREYSELLİK               İŞLEVSELLİK                 STATÜSELLİK                   İLİŞKİSELLİK

İş arkadaşlığını ele alalım: var olma sebebi itibariyle işlevsellik ön plandadır. Mevkidaşlık belirleyici olmuş ise statüsellik ön plana çıkar. Aktarımlar, ortak olmayan bireysel ihtiyaçlar arkadaşlığı başlatmışsa bu da çoğu zaman ilişkisellikle karıştırılsa da bireyselliğin ön planda olduğu bir ilişkidir. İlişkiselliğin temel motivasyonu ise karşılıklılık ve kapsayıcılıktır. Yani ilişkide hem statüsel hem işlevsel hem de bireysel boyutlar varolmaya devam edecek fakat en değerli boyut ilişkisellik olacak.

        Kimle neyle ilişki? İlişki denen şey neden bu kadar önemli olsun ki?

İşte burada hidayet kavramıyla bütünleşiyor ilişkisellik. Bütünleşmezse, yüzeyselleşerek anlamını yitiriyor ve etraf sözde ilişkiler yumağının içinde yapayalnız hisseden insanlarla doluyor.

“ …Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır…” Bakara-17

Ayetin doğrultusunda, ilişkilerin istisnasız Yaratıcı’yla kurulduğunun idrakindeyseniz zaten istikamettesiniz yani hidayet nasip edilenlerdensiniz demektir. O bağın koptuğu anlar ise gaflet anları oluyor tam olarak.  Tarifi çok kolay değil bu anların. Denemek mümkün en azından: Gaflet anları, tevhidi bütünlükle kendimiz arasındaki sınırların kalınlaştığı anlardır da denebilir. Yani, ‘ben, benim çıkarlarım, elde ettiklerim, sahip olduklarım/olacaklarım var; bir de evrenin geri kalanı’ tarzında bir haldeysek zaten bunun gaflet olduğunu, hissettirdiği kaygıdan, aşırı kontrol arzusundan anlayabiliriz.

Peki ilişkisel olmayı nasıl öğreniyoruz? Tabi ki yaşamımızın ilk anlarından itibaren.. hayatta bize ilk öğretilen şey bu aslında. Tek başına, ben olarak yaşayamayacağımız, bütünden koptuğumuz anda öleceğimiz o kadar net ki… yaşama tutunmamızın tek bir yolu var: bir başka canlının sıcaklığına, şefkatine ve besleyiciliğine sığınmak. Onu kabul etmek, tüm dikkatimizi ona vermek ve hatta öyle ki kendimizi ondan ibaret, onu bedenimizin bir parçasıymış gibi algılamak. Anneyle/bakım verenle bu “bir olma” halini her bebek deneyimler ve tüm yakın ilişkileri için model alır.

Böyle bakınca; yaşamın ilk dersi ilişki kurmak. Mutlak güven içinde, farklılıkları hatırlatıp duran bilinçten uzak , karşımızdaki insanla aramızda varolan, Yaratıcıdan geçen bağı görmek. Farkına varmadan hareket edildiğinde yaşamı engeller yumağına çeviren; fark edildiğinde ise müthiş bir değerlilik ve sorumluluk hissi veren o bağı.

Yaratıcı ile ilişkide kalabilmek, tüm ilişkilerin içinde bu bağı kaybetmemek  hidayetle eş anlamlı.

*’Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlara hiçbir şey ile zulmetmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulmederler.’ (Yunus Suresi, 44) http://www.kuranmeali.org/10/yunus_suresi/44.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx





8 Eylül 2016 Perşembe

DUA VE YARATICILIK

       İnsanın dua etmesi için âlem ve vahiy aracılığıyla sürekli teşvik ediliyor olmasının ardındaki sebep aslında nedir?

      “Ayakkabınızın bağını bile Allah’tan isteyiniz”* mealindeki hadisi şerif, “Duanız olmasa” ile başlayan ayeti kerime (25:77)**, namazın bir dua ve vakitlendirilmiş, yeryüzünde süregiden bir eylem halkası olarak dinin direği kılınması gibi teşviklerle hayatımızda duanın üst ve alt limitleri belirlenmiş sanki. Duanın “Allah’tan istemeyi” içeren her insan davranışını kapsadığını bilirsek üst limit sınırsız. Tek sınırlayıcı aklımız. Bizim istemeyi akledebildiğimiz en iyi şey yaratıcı aklımızın da sınırı oluyor. Ve Allah kulunun akletme gayreti oranında - rahmetini daima katarak- sonuçlar yaratıyor. İşte bu yüzden yaratıcılık dua etmeyi bilmektir. Yaratıcı her eylemde, Yaradan’ın kulundan istediği tek şey olan O’nun merhametini, eksiksizliğini, birliğini keşifte bir adım daha ileri gideriz. Biliyorum ki benim Rabbim bu imkânsızlığı imkâna çevirir diyerek ateşe adım atar mesela İbrahim ve mucize yaratılır. O mucize İbrahim’in imanıyla ateşe yürümesi hatırına yaratılır. Gayretteki yenilik, benzersizlik, kişiye özgülük, cüzi yaratıcılık hatırına.

        İrade denince nasıl şirktir demiyorsak ve kula verilmiş cüzi iradeyi anlıyorsak, yaratıcılık denince de duadaki yeniliği, cüzi iradeyi anlamalıyız ve tüylerimiz öfkeden diken diken olmak yerine bu kavramdaki imkânların azametinden ürpermeli.

       Yaratıcılık kavramını algılamadaki bu çarpıklık bana psikodrama aracılığıyla kavramla ilk tanıştığım andan beri trajik geldi; gelmeye de artarak devam ediyor. Çünkü Müslüman dünyasının hala muzdarip olduğumuz ataletiyle direk ilgili bir kavramsal budayış bu.

     “Yaratıcı dediğin Allah’tır. Ondan başkası bu iddiada bulunuyorsa şirk koşuyordur. Yani icat çıkarmak, teleskop yapıp gökyüzüne bakmak, uçmaya falan çalışmak, genlerle oynamak hep ucunda şirk görünen kaçınılması gereken günahlardır.” Nitekim yapılmamış ve yaptırılmamıştır da yaratıcı düşünmeyi gerektiren bu tarz eylemler “müslüman” toplumlarda. Budayıcılık, bugünün bilim camiasında farklı fikirlere tahammülsüzlüğe kadar inmiş durumda. Üretkenliği ve yeniliği destekler görünen söylemlerin, politikaların ortasındayız fakat budayıcılarımızı da keskinleştirmeye devam ediyoruz bir taraftan.

        Elbette kâfirlerin kavramlarıyla konuşmaya başlayalım, hiçbir savunmamız kalmasın demek değil bu serzeniş. Sadece şu: eğer değerlerimiz arasına almamız gereken unuttuğumuz için uzun süredir kaybettiğimiz bir kavram varsa o da insanın cüzi yaratıcılığıdır.

*"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).


**Furkan Suresi,77: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!....

23 Haziran 2016 Perşembe

Kuddüs İsmini Nasıl Anlamalı?

     El-Kuddüs derken her tür eksiklikten çok uzak olduğu gibi her tür benzetmenin de çok ötesinde olan zihnimizle ayak basamayacağımız bir kutsallıkta olanı anlamak gerektiğini söylüyor aşağıdaki alıntılarda bir çok İslam düşünürü. Bu takdisin mahiyetini kavramak içinse modern zihnin düşünce tuzaklarının farkında olmak önşart.

    Modernizmle kutsallaşan kavramları zihnimizden şöyle bir geçirmek yeterli aslında Yaratıcı’yı takdis etmekten nasıl uzaklaştığımızı anlamak için.

   Kutsal olan, korunması gerekendir. Peki neye karşı korunmalı?

   Şiddete, işgale ve kirlenmeye.

  Günümüzde fiziksel şiddet yerini ekonomik şiddete teslim etmiş durumda. Bir yandan savaşlar devam ederken asıl işgal yaşam alanımızı, ibadet şeklimizi, zihnimizdeki kutsal kavramları kirleten seküler dayatmalar vasıtasıyla yapılıyor. Ve bu da kutsallık bilincimizi çapraşık, ulaşılmaz bir hale getiriyor. Kutsalla, kendi kutsalımızla olan bağlantımız kopuyor. Kutsal topraklarla bağlantımızı bile “turizm markaları, … towerlar” aracılığıyla tur fiyatları üzerinden kurar hale geliyoruz.


   “Gazalî, Kuddûs’u hissin anladığı hayalin tasavvur ettiği vehmin vehmeylediği, kalbin düşündüğü ve fikrin hükmettiği her türlü vasıftan münezzehtir şeklinde tanımlar. Ayıplardan, kusurlardan münezzehtir demeyi, ayıp ve kusurların varlığını, var olacağını ima ettirebileceğinden bir edepsizlik sayar. Kuddûs’u “insanların çoğunun kemâl sıfatı olduğunu sandıkları sıfatlardan münezzehtir” şeklinde anlamlandırır.
  Gazalî’ye göre insanların Allah’ın takdis ve tenzihi konusunda takip ettikleri yol şöyledir: Önce kendilerine bakarlar, kendi sıfatlarını öğrenirler. Bu sıfatları da kemâl ve noksan sıfatları diye ikiye ayırırlar, kendileri için kemâl sıfatı saydıklarını (ilim, irade, kudret, sem’i, basar, kelam) kemâl sıfatı sayarlar. Kendileri için noksan kabul ettikleri sıfatları (cehalet, acz, körlük, sağırlık) da noksan sıfatları sayarlar. Bundan sonra da Allah’ı övmek için kendileri için kemâl saydıkları sıfatlarla nitelerler, noksan saydıkları sıfatlardan da tenzih ederler. Oysa Allah, insanların kendileri için noksanlık saydıkları vasıflardan uzak olduğu gibi/kadar kemâl saydıklarından da uzaktır. Bu sıfatlardan söz edilmemiş olsaydı mevzubahis edilmezdi.”
“Takdiste tazim, tesbihte tenzih anlamı vardır ki bunlar birbirlerini bütünlerler. Takdiste Allah’ın mevsuf olduğu temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatların ona verilmesi ve ilan edilmesi, tesbihte ise Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların, ona isnad ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı galiptir.”
“İbn Arabî’ye göre kudsiyet biri zâtî diğeri arazî olmak üzere iki türlüdür. Allah’ın kuddûs ismiyle O’nun zâtının kudsiyeti dile getirilir. Arazî kudsiyette eksiklik söz konusu olur. İnsan nefsini riyazetle, ahlâkını mücahedeyle, aklını mükâşefeyle, organlarını yasaklardan uzak tutmak ve emirlere uymakla takdis edebilir, yani günahtan ve kusurdan temizleyip olgunlaştırabilir.”

KUTSAL NEDİR?“Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar hem daha kesindir. Burada kutsal özgül olarak din tarafından, şiddete, işgale ve kirletmeye karşı korunan şeydir.… Kutsal bizzat gerçekliğin doğasında bulunur ve normal insanlık, kişinin fıtrî olarak gerçeği gerçek olmayandan ayırt ettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar. Fakat modern insan öyle bir duruma gelmiştir ki bu doğal duygu bile neredeyse unutulmuş kutsalın bir “tanımı”nın yapılması ihtiyacı baş göstermiştir. Şunu kaydetmek ilginç olacaktır ki kutsal olanı akıl-dışına bağlama yolunda R. Otto’nun ki gibi girişimler içinde bulunduğumuz yüzyılda oldukça ilgi görmüştür. Bu olgu şunu göstermektedir: zihnî hakikatin ya da bilginin kutsalla olan ilişkisi, bilginin kutsal içeriğinden soyulmasının sonucu olarak kesinlikle görmezden gelinmiştir. Üstelik sekülerleşmiş bir dünyada kutsal, anlaşılmaz bir şey olarak görüldüğü profan dünyanın perspektifinden görülmeye başlanmıştır… Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedî olanla ilişkisini kurmak olacaktır. İnsanın kutsala ilişkin duygusu ebedî ve değişmez olana duyduğu duygudan, onun gerçekte olduğu şeye olan nostaljisinden başka bir şey değildir. Zira o kendi varlığının cevheri içinde ve hepsinden önce değişmez olanı bilmek v ebedî olanı düşünmek üzere yaratılan aklı içinde kutsalı taşımaktadır.

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

Alıntılanan kısımların kaynağı: http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html

14 Haziran 2016 Salı

Şükür Notları II

Şükür hali apaçık bir şekilde bizim için daha iyi olduğu, üzerimizdeki nimetleri ve onlardan aldığımız lezzeti artıracağı halde neden şükürsüzlüğe ve şikayet etmeye daha meyilliyiz?

Çünkü sürekli şükür halinde kalmak üzerine bir niyet etmişliğimiz yok. Bu niyetsizlik bizi şeytanın tuzaklarına karşı korumasız hale getiriyor. Yani şükretmez haldeyken şeytana uymamız ve onun da aldığı ruhsatı kullanması kolaylaşıyor.

Peki, bu niyetlilik nasıl oluşur?

Esma-i İlahi’nin huzurunda yaşadığımız bilinci tüm işlerimize yansıdığı vakit. Allah’ı görüyormuşçasına bir yaşam sürdürmeye çalışmak tüm oluşlardaki hikmetin nuruna açık olma halini, iyi-kötü, güzel-çirkin her gelişmenin anlam ve amacına dair bir müsterih olma duygusunu getiriyor. Muhsin olma yoluna giriyor kişi. Şükür dairesinde kalmanın hikmet sahibi olmakla ilgisi ayetle kuruluyor.

“Andolsun biz Lokman'a: Allah'a şükret! diyerek hikmet verdik. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki, Allah hiçbir şeye m  uhtaç değildir, her türlü övgüye lâyıktır.” 31:12


Âlemle şükür bağı içinde olmanın getirdiği güven duygusu ve birlik algısının kökeni anne-bebek bağıyla da ilişkilendirilebilir. Annesine güvenli bağlanan bir bebek nasıl dünyayı özgürce hareket edip potansiyelini keşfedebileceği bir yer olarak algılıyor ise şükür dairesindeki bir insan da Yaratıcısına güvendiği ve O’ndan gelen her şeyin faydasından emin olduğu için yeryüzünü, içinde yaşadığı anı güven içinde keşfetmeye hazırdır. Yeter ki bu iman bağını unutup kendini yeryüzünde tek ve menfaat peşinde koşmaya mecbur bir varlık zannetmeye başlamasın. Gaflete düşmesin… 


Asma Mermer ile Yamina Bouguenaya Şükür telekonferansını dinlerken aldığımız notlardan ilhamla.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Şükür Notları


İnsan neden şükür içinde olmasına yetecek nimetler içinde yaşarken ve bu nimetlerden memnuniyet verici olanlar her zaman daha fazlayken şükür dairesinden çıkar?
İnsandaki şükür halinde olmaya karşı bu direncin kaynakları neler olabilir?

1-  Mükemmeliyetçilik (cennet ideası)
2-  Taken for granted: Cepte saydığımız lütufları hatırlatan ayetler.
   . İbrahim suresi 34. ayet (10:34): “…İnsanoğlu zulmünde pek ısrarcıdır..”
“o Allah ki size geceyi içinde sükunet barındıran gündüzü de aydınlık kıldı”
Yani şükretmemiz gerekenleri unutmamız, şükedilmesi gereken nimetler arasından çıkarmamız gafletimizi yoğunlaştırıyor. Bu sebeple bir çok rutini düşünmeye davet eden ayetler var. Görmeyi, işitmeyi, dinlenmeyi, geceyi ve gündüzü vereni unutmayın diyor.

Şükür halinden kendimizi seçimlerimizle, gafletimizi inşa ederek mahrum bırakıyoruz.

3-  There is more goodness than evil. Fakat öyle olmasa bile hayatımın yüzde doksanı imtihan olsa, hoşlanmadığım şeylerden ibaret olsa bile %10 luk sevdiğim şeylere odaklanmayı seçebilirim.

Şükür, verilenleri değerlendirme anlamında da düşünülmelidir. İnsanın kendine verilen olanakları yani potansiyelini değerlendirme ihtimali bilinç olarak şükür çemberine girmesiyle var olur. Çünkü insan bu dairenin içinde ise imkanları görmeye başlar; dışında ise imkansızlıklara ve felaketlere odaklanır.

Kendi potansiyelini gerçekleştirmek isteyen insan önce anda kalmayı; andaki nimetleri fark edebilmeyi sonra o nimetlerle yapılabilecek en iyi sonuçları görebilmeyi (yaratıcılığını geliştirmeyi), o mümkünlere ulaşabilmek için gayret göstermeyi –ki bu da spontanlığın artmasıdır- bilinçli olarak seçmelidir.

İstiğfar hali, yaratıcılığın artması yani insanın kendi sınırlı bakışının dışına çıkabilip hikmetlerin farkına varabilmesi için en temel ihtiyaçtır. Şükredebilmek için, anı değerlendirip spontan olabilmek için istiğfar bilinci gerekli. “Her şeyi benim gördüğümden daha iyi bilen ve en güzel şekilde yaratan bir yaratıcı var. Gördüğüm eksiklikler benden” dediğin an o eksiklikleri tamamlama ve mükemmellikleri görme fırsatın oluşuyor.




Yaratıcılık                                                Spontanlık

 
İstiğfar                                                          Şükür

 


                         İHSAN, HAMD


İnsan şeytanın aldatmasına (7:17) karşı şükretme niyetini kalkan edinebilir.

Tövbe: şükür haline, olmak gereken hale, Allah’la ilişkiye geri dönmektir. İstikamete dönmektir.

4. Direncin bir ve belki en önemli sebebi de şeytanın istikamet üzere olan insanın aklını çelme yolunda Allah’tan almış olduğu izindir.

Şükür niyetinde olmak bir istikamet belirlemektir. Ve şeytanın aldatması bu şükür bilincini yani Allah’la insanın arasındaki şükürle oluşan o kuvvetli bağı, O’nu görüyormuş gibi yaşama halini yok etmektir. İnsan dikkatini istikametine (şükür çemberindeyken beliren gayret ve ihtiyaçlar doğrultusunda yaşama yoluna) vermediğinde kendini kolayca kapılıp sürüklendiği, hiç ummadığı haller içinde bulur.

Nt: Yamina B.'nin Şükür başlıklı telekonferansını dinlerken alınmış notlardır.

18 Mart 2016 Cuma

Yokluk, Yokluğun Yokluğu ve Nefes Almak

Fütuhatı Mekkiyye'nin ilk cümlesinde geçen bir ifadenin Ekrem Demirli tercümesi yokluğun yokluğu.

İnsan için var olmak dediğimizde karmaşık ve gizemli mevzulara girmeye hiç gerek yokmuş. Nefes almak, yeterli açıklamayı barındırıyor zaten içinde.

Peki yokluğun yokluğu nedir? Nasıl bir şeydir?

İşte onun cevabını sohbetlerden alabildiğim, özümseyebildiğim ve belki Fütühatı Mekkiyye okumalarından kaynaklandırabildiğim ölçüde bir yere yazmanın yokluğun yokluğunu anlamak için iyi bir başlangıç olduğunun sezgisindeyim.