2 Temmuz 2017 Pazar

Hayır, Şer ve Dönüşümsellik


Dönüşümsellik:
Hayır veya şer kabul ettiğimiz olaylar ve durumlar karşısında varoluşumuzun kutupları arasında hareket edebilme esnekliği.

Sabırsız bir insansındır; bir gün karşına öyle bir yeni durum çıkar ki sabrını keşfedersin ve bu yeni durumun ögreticilik açısından, sana sağlayacağı nihaî fayda bakımından hayırlı ya da şerli olması arasında hiç bir fark yoktur.
Dönüşüme yönlendirilmişsindir; Cemal'le ya da Celal'le.

Ve insanlık tarihinin en büyük devrimini gerçekleştiren bir peygamberin ümmeti olarak diyor akıl, artık refahta mıyız, zillet içinde miyiz, düştük mü, kalktık mı diye dertlenmeyi bir kenara bırakıp "nasıl" sorusunun cevaplarını arama vaktidir belki de.

Düşerken ne aldık? Kalkarken O'na mı yöneldik yoksa şirk koşmaya -mesela güce tapmaya- mı başladık?

Görüntüden çok daha önemli olan o görüntüyü istikamet üzere değiştirebilme kabiliyeti çünkü. Manevi bir çöküşle gelen zaferden, içsel derinlik getiren yenilgiden bahsediyorum.

Toplumsal kadar bireysel yaşam içinde geçerli aynı yanılgılı bakış: Başkalarıyla, standartlarla(!) kıyaslamalar yaparak bahtiyârlığımızı ölçme gayretine düşüyoruz sık sık.

İçsel dönüşümün somut göstergelerini ayırdetmeye, kıyaslamaya odaklı bir akla sahip olmadığımızdan ya da diğer bir deyişle olan biteni zihinselleştirerek maddeye indirgediğimizden, dikkatimizi boş göstergelere kaydırmak ve orada tutmak şeytanın üzerimizdeki en büyük hilesi ve etki alanı içinde yaşadığımız su zamanda.

Aklımızı tek hamlede felç edebildiğine göre başkasına da ihtiyacı olmasa gerek...

Sosyal medya hakimiyeti, ekran odaklı yaşam sonucu anonimleşen keyif ve mutluluk anlayışlarımızın çığ gibi büyüttüğü gaflet garantili bir etki bu.

Bu yüzden herkesin kendi terapisti olmaya çalıştığı bir çağda mindfullness, farkındalık, iç görü diye diye ölüyor bilincimiz.

Problemi dönüşümsel değil değişimsel ele aldığımız sürece de ölmeye devam edecek gibi görünüyor.

Dönüşümsellik ise hayra ve şerre karşı eşit mesafede durabilmeyi gerektiriyor bu yazıya da ilham olan Şer Problemi makalesi okuma/cevirme ve sohbetlerinde Asma ile sık karşılaştığımız bir hakikat olarak.

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html?m=1

9 Ocak 2017 Pazartesi

HASET VE İLİŞKİSEL KÖKENİ


Haset duygusu aşırı engelleyici ebeveynin içselleştirilmesinden kaynaklanıyor ise neler yapılabilire dair terapötik ve tevhidi bakış açılarından bir kolaj:


Kendi yapamadığımız bir davranışı, işi ya da ilişki kurmayı bir başkasının kolayca yaptığını gördüğümüzde hissettiğimiz yıkıcı duyguların toplu adıdır haset.

“Bu haksızlık!” der; “Aynı şeyi yaptığımda ben neden aynı sonucu alamıyorum” der; “Benim yıllardır uğraştığım şeye böyle kolayca nasıl sahip oluyor” der…

Cevabı olmayan, olmadığını zannettiğimiz sorular arasında boğulduğumuzu hissederiz ve yaşama devam edebilmek için çoğumuz dikkatimizi daha yapıcı duygular uyandıran kişi ve olaylara yöneltiriz. Bu yöneltmeyi ne kadar hızlı yapabiliyorsak kendimizi o kadar sağlıklı addederiz. Üretkenliğimizi, yaşam sevincimizi koruyabiliriz.

Peki, zaman zaman yoklayan bize boğulma korkusu yaşatan bu karanlık duygunun hakikati nedir? Dikkatimizi yönetemediğimiz zamanlar için –ki herkes için muhtemel- bu soru üzerinde düşünmekte fayda var.

Bir psikanalist*, yetişkinlikteki haset duygusunu bebeklik ve çocukluğunu aşırı engelleyici annenin  (anneden kasıt bakımveren) bakımında geçirmiş olmaya ve bu süreçte içselleştirmiş olduğu anne figürünü haset edilen kişiye yansıtmaya bağlamış. (İçselleştirmeden kasıt, anne yanında olmadığı zamanlarda bile çocuğun içindeki engelleyici sesi dinleyerek hareket edeck kadar annenin tavrını benimsemesi)

Düşünelim; içinizde sürekli sizi siz yapacak davranışlara ket vuran bir anne figürü var. Öyle derine yerleşmiş ki biyolojik ebeveyninizle bağlantısı kaybolmuş artık. Kişiliğinizin bir parçası haline gelmiş bu “yapma, etme, ben senin yerine senden daha iyisini yaparım” diyen ses. Ve bu sesin ezberlenmiş çözümlerinden başka çözümlere aklınız, eliniz gitmez olmuş  zaman içinde. Size konulmuş engelleri, engelleyici rolünü bizzat üstlenerek içselleştirmişsiniz yani.

Ve bir gün karşınızda tam da sizin yapmak istediğiniz şeyi yapmakta olan birini buluyorsunuz. Çocukken tam ağzınıza götürmekte olduğunuz kaşığı tutup, sizin kas gücünüzü ve iradenizi sıfırlayarak o kaşığı ağza götürme eylemini tamamlamanıza izin vermeyen; üstelik bu hazzı size yardım etmek, sizi kendi yapabileceğinizden daha pratik bir şekilde beslemek adına sizden çalan anne karşısında duymuş olduğunuz boğucu çaresizlik tam orada yeryüzüne çıkacak bir yanardağ ağzı buluyor işte.

“Vay be helal olsun!” diyemiyorsunuz.Boğazınıza takılıyor. Çünkü muhatabını bulamamış öfkeniz kendine -tıpkı sizden daha iyi kaşık tutan anneniz gibi- işini mükemmel yapan birini  bulmuş nihayet. Yapmak üzere isteklendirildiğiniz işi sizin yapabildiğinizden çok daha iyi yapmakta olan biri. Daha iyi olmasa bile yapabiliyor olması yetiyor zaten çaresiz ve eylemsizliğe hapsedilmiş hissetmeniz için. O andan itibaren, o güne kadar hiçbir alıp veremediğiniz olmayan bu kişi sizin için, karşısında duygusal sağlığınızı koruyamadığınız bir tehdit haline gelebiliyor.

Baktığınızda suç teşkil edecek, öfkenizi hak edecek bir şey yapmadığı gibi aksine takdirlik davrandığını fark ettikçe kendi duygunuz için daha da kaygılanıyorsunuz. Kaygıdan kurtulmak için ya bu konuyu unutmaya, ya başka kazançlarla kendinizi avutmaya ya da en bahtsız ihtimalle karşınızdakini engellemeye yönelik arayışlara giriyorsunuz.

“Senin yerine bu işi ben yapabilirim; yapmalıyım” demek istediğiniz bir engelleyen anne figürünün nihayet ete kemiğe bürünerek dışsallaşmış bir görüntüsü var karşınızda. Fakat aynı zamanda iyi anneyi yani ilişkideki sevgiyi kaybetmek de istemediğiniz için yıkıcılığı kabullenmek hiç kolay değil. Korku ve haset döngüsüne girmiş oluyorsunuz böylece.

Böyle bir durumda psikanalizin önerdiği genel çerçeve, haset edilen kişiye yansıtılmış olan engelleyici annenin, şimdi ve buradaki yaşantılar yoluyla, işbirliği yapılabilen, gerektiğinde engellenebilen, sevgisini aktif ve pasif olarak verebilen bir figür haline getirilmesi olur.

Öneremediği ve daha kökten çözüm ise; haset edilen kişinin yapıp etmekte olduklarının kendinden olmadığının farkında olduğu bir bilinç durumuna erişmesi ve bir daha -eşyanın baki olanla ilişkisini kuramadığı- gaflet alanına düşmemek için önlemler alarak yaşamaya devam etme çabasıdır. Bu önlemler bir analiz süreci kadar ihtimam da gerektirebilir fakat sonuçları, analizin yalnızca budadığı sarmaşığın kökünü kazıyıp yerine çiçek tohumları ekmek kadar farklı olacaktır. İstiğfar ve şükür bilincini daimi hale getiren, algısını Baki olana odaklama becerisini edinmiş bir kişi ile bir duygusunun dinamiğini değiştirme motivasyonundaki analizanın elde edecekleri sonuçlar kıyaslanamayacak kadar farklı iken her iki yol için harcanması beklenen çaba-her ikisini de kıyısından deneyimlemiş biri olarak- o kadar farklı değil diye düşünüyorum.

Hasedi yapıcı enerjiye döndürmede faydalı olacak bir diğer bakış açısı da “çalış senin de olur” tarzındaki genel yaklaşımdan uzaklaşıp “yardım et; zaten bizim” yaklaşımını arttırdığımızda ortaya çıkar. ** İlim nasıl müminin yitik malı ise yapılan tüm güzel işler de Rabbi dolayısıyla mümine aittir. (Nasılına dair kaçırılan noktalardan bir örnek vermek gerekirse: Başkasının sahip olduğu çok güzel bir eve bakarken duyduğumuz hayranlık ve eve bakıyor olmanın ufkumuzda oluşturduğu güzel düşünceler bize aittir ve ev sahibine değil bize verilmiş nimetlerdir aslında.)  Tasavvuf yazınında, haset veya kıskançlık bizi yardım etmeye, gözümüzü diktiğimiz güzelliğin parçası olmaya yöneltmesi gereken olumlu duygular olarak ele alınmış. “Haris”*** bir peygamberin istikamet üzere azmeden takipçileri olarak hırs ve hasedi birer nimet addeden bakışı hatırlasak aslında hiç o dikkat yöneltmelere, duygu bastırmalara falan gerek kalmayacak. 

İçsel nesnelerimize, yani öğrendikten sonra kişiliğimizin bir parçası haline gelmiş olan  tutum topluluklarımıza işaret eden ayet de bu konuyu aydınlatır:
 “Rahman'ın uyarısını görmezden gelmeyi tercih eden kimseye gelince, Biz onun içine öteki kişiliğini oluşturmak üzere (kalıcı) bir şeytani dürtü yerleştiririz.” (43:36)
Rahman ismi Rabb’in var ediciliğini anlatır. Haset vb. yıkıcı duyguların altındaki, verilen ya da verilmeyen güzelliklerin hesabını tutan akıl, O’nun ‘sonsuz rahmet ve nimetini dilediğine istediği kadar verme’ özelliğini yok saymış olmuyor mudur?

*Didier Anzieu, Deri-ben (kitabın içinde geçen analistin adını bulamadım maalesef. Yalnız fikir kalmış aklımda. Bilen, eklemek isteyen olursa çok sevinirim)
** Bu yazı henüz bitmişken Ekrem Hoca’nın talep vadisi başlıklı konuşmasından tamamlayıcı bilgiler geldi.Linkte neleri talep ederken hırslı olmanın dinen övüldüğüne dair bilgiler mevcut: https://www.youtube.com/watch?v=WWG7R66MixQ
***Yukarıdaki linkte bahsedilmekte olan Allah’ın Hz. Muhammed’e hitabına atfen.
(43:36) http://www.kuranmeali.org/43/zuhruf_suresi/36.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

4 Aralık 2016 Pazar

Bir Algı Problemi Olarak Şer I


Negatif duygular aynanın üzerindeki lekeyi görmekten kaynaklanır. Aynanın o tarafına bakmamak değil lekeyi silmeye çalışmak akıllıca.
Esma-i İlahi'deki mükemmelliğe aykırı olan, eksik gördüğümüz her şeyi değiştirmek isteriz: adaletsizlik, hastalık, zulüm... Değiştirme isteği zaten o mükemmelliğin bir parçası olmamız için bize verilmiştir.
Rahatsız olduğumuz o duygular bizi, tamamlamak için gayret göstermeye, "Merhamet eden" "Adil olan" "Şifa veren" gibi ilahi isimlere hizmet etmeye yönelten öğretmenlerdir.

İlk linkte hoşlanmadığımız acı veren duyguların öğreticiliği nasıldır'a dair bir kısa psikoeğitim filmi, ikincide ise bu konuları gündemime taşıyan Salı günleri devam etmekte olan makale çevirimizin tamamlanmış kısmı var:

https://www.youtube.com/watch?v=AUv7XZtBW64&feature=youtu.be

http://pan-cck.blogspot.com.tr/2016/09/nursinin-ser-problemine-vahyi-yaklasm.html

22 Kasım 2016 Salı

Beklenen …

Mürşidin görevi yola çıkarmaktır. Yolda eşlik etmek değil. Birileri yanımda yürüyor mu diye sürekli etrafına bakıp durma inançsızlığı ataletin tam nedeni olabilir.

“İhtiyacın olan şeyi sen neden yapmıyorsun?” diyerek hem beni utandırmış hem de bir sürü bereketli işle sonuçlanacak online sohbetlere yönlendirmişti bir büyüğüm. O zamandan beri duraksadıkça, daha fazla destek arayışıyla tembelliğe ve devamında depresyona doğru yöneldikçe kendime hatırlatıp dirildiğim bir gerçek bu: ben neden yapmıyorum?

En çok ihtiyaç duyduğum şey neyse o ihtiyacı en iyi karşılayacak potansiyel de bendedir. Arzu, yaratıcılığımızı harekete geçirmek için bize verilmiş bir nimettir. Sonuca ulaşmasından bağımsız olarak sadece arzulamak ve arzuladığımız şey için çaba gösterebilmek bir nimettir. Sonucun en hayırlı şekilde yaratılacağı konusunda güvendiğim bir Allah varsa gayretten yana tereddüt içinde kalmak neden?

Sanırım tembellik en çok, bu gayreti kendi içimizde bulmamız gereken zamanda durup, bizimle birlikte gayret gösterecek hatta mümkünse üzerimizden yükün yüklü bir kısmını alacak kurtarıcılar, mürşidler, yol arkadaşları bekliyor olmamızdan besleniyor.

Fakat bu mantığın sonu herkesin birini beklediği bir dünyadan başka ne getirebilir? Neden beklediğimiz yoldaş, işaret, ayet olarak bize verilen Rahmani isteklerimizi kabul etmeyi denemiyoruz?

*Rahmani istekten kastım Kuran ve Sünnete aykırı düşmeyen kalbi yönelimler.

4 Kasım 2016 Cuma

HİDAYET VE İLİŞKİSELLİK

İlişkiselliği anlamak, parça-bütün ilişkisi içinde kendi yerini fark etmek demek. Gaflet halinin yarattığı kopukluk, bağlantısızlık, bencillikten uzaklaşıp yaratılmış her şeyle ve Yaratıcı ile bağını idrak etmek demek..


Hidayeti varlığın özüne yönelmiş hali olarak tanımlarsak gaflet bu yönelişi durduran, tersine çeviren, varlıkla özü arasındaki bağlantıyı koparan her türlü haldir. Tevhidi bakışı kaybetmektir; nasıl bir bütünün parçası olduğunu unutmaktır. Kendini unutmaktır esasen. Kişi ancak kendi nefsine zulmeder uyarıları* da hep bununla ilgili değil midir?

İlişkisellik ise benim için de yeni yeni genişleyen, terapötik bir kavram. İnsan yaşam enerjisini 4 alana harcar imiş:

BİREYSELLİK               İŞLEVSELLİK                 STATÜSELLİK                   İLİŞKİSELLİK

İş arkadaşlığını ele alalım: var olma sebebi itibariyle işlevsellik ön plandadır. Mevkidaşlık belirleyici olmuş ise statüsellik ön plana çıkar. Aktarımlar, ortak olmayan bireysel ihtiyaçlar arkadaşlığı başlatmışsa bu da çoğu zaman ilişkisellikle karıştırılsa da bireyselliğin ön planda olduğu bir ilişkidir. İlişkiselliğin temel motivasyonu ise karşılıklılık ve kapsayıcılıktır. Yani ilişkide hem statüsel hem işlevsel hem de bireysel boyutlar varolmaya devam edecek fakat en değerli boyut ilişkisellik olacak.

        Kimle neyle ilişki? İlişki denen şey neden bu kadar önemli olsun ki?

İşte burada hidayet kavramıyla bütünleşiyor ilişkisellik. Bütünleşmezse, yüzeyselleşerek anlamını yitiriyor ve etraf sözde ilişkiler yumağının içinde yapayalnız hisseden insanlarla doluyor.

“ …Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı) oradadır…” Bakara-17

Ayetin doğrultusunda, ilişkilerin istisnasız Yaratıcı’yla kurulduğunun idrakindeyseniz zaten istikamettesiniz yani hidayet nasip edilenlerdensiniz demektir. O bağın koptuğu anlar ise gaflet anları oluyor tam olarak.  Tarifi çok kolay değil bu anların. Denemek mümkün en azından: Gaflet anları, tevhidi bütünlükle kendimiz arasındaki sınırların kalınlaştığı anlardır da denebilir. Yani, ‘ben, benim çıkarlarım, elde ettiklerim, sahip olduklarım/olacaklarım var; bir de evrenin geri kalanı’ tarzında bir haldeysek zaten bunun gaflet olduğunu, hissettirdiği kaygıdan, aşırı kontrol arzusundan anlayabiliriz.

Peki ilişkisel olmayı nasıl öğreniyoruz? Tabi ki yaşamımızın ilk anlarından itibaren.. hayatta bize ilk öğretilen şey bu aslında. Tek başına, ben olarak yaşayamayacağımız, bütünden koptuğumuz anda öleceğimiz o kadar net ki… yaşama tutunmamızın tek bir yolu var: bir başka canlının sıcaklığına, şefkatine ve besleyiciliğine sığınmak. Onu kabul etmek, tüm dikkatimizi ona vermek ve hatta öyle ki kendimizi ondan ibaret, onu bedenimizin bir parçasıymış gibi algılamak. Anneyle/bakım verenle bu “bir olma” halini her bebek deneyimler ve tüm yakın ilişkileri için model alır.

Böyle bakınca; yaşamın ilk dersi ilişki kurmak. Mutlak güven içinde, farklılıkları hatırlatıp duran bilinçten uzak , karşımızdaki insanla aramızda varolan, Yaratıcıdan geçen bağı görmek. Farkına varmadan hareket edildiğinde yaşamı engeller yumağına çeviren; fark edildiğinde ise müthiş bir değerlilik ve sorumluluk hissi veren o bağı.

Yaratıcı ile ilişkide kalabilmek, tüm ilişkilerin içinde bu bağı kaybetmemek  hidayetle eş anlamlı.

*’Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlara hiçbir şey ile zulmetmez. Velâkin insanlar kendi nefislerine zulmederler.’ (Yunus Suresi, 44) http://www.kuranmeali.org/10/yunus_suresi/44.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx





8 Eylül 2016 Perşembe

DUA VE YARATICILIK

       İnsanın dua etmesi için âlem ve vahiy aracılığıyla sürekli teşvik ediliyor olmasının ardındaki sebep aslında nedir?

      “Ayakkabınızın bağını bile Allah’tan isteyiniz”* mealindeki hadisi şerif, “Duanız olmasa” ile başlayan ayeti kerime (25:77)**, namazın bir dua ve vakitlendirilmiş, yeryüzünde süregiden bir eylem halkası olarak dinin direği kılınması gibi teşviklerle hayatımızda duanın üst ve alt limitleri belirlenmiş sanki. Duanın “Allah’tan istemeyi” içeren her insan davranışını kapsadığını bilirsek üst limit sınırsız. Tek sınırlayıcı aklımız. Bizim istemeyi akledebildiğimiz en iyi şey yaratıcı aklımızın da sınırı oluyor. Ve Allah kulunun akletme gayreti oranında - rahmetini daima katarak- sonuçlar yaratıyor. İşte bu yüzden yaratıcılık dua etmeyi bilmektir. Yaratıcı her eylemde, Yaradan’ın kulundan istediği tek şey olan O’nun merhametini, eksiksizliğini, birliğini keşifte bir adım daha ileri gideriz. Biliyorum ki benim Rabbim bu imkânsızlığı imkâna çevirir diyerek ateşe adım atar mesela İbrahim ve mucize yaratılır. O mucize İbrahim’in imanıyla ateşe yürümesi hatırına yaratılır. Gayretteki yenilik, benzersizlik, kişiye özgülük, cüzi yaratıcılık hatırına.

        İrade denince nasıl şirktir demiyorsak ve kula verilmiş cüzi iradeyi anlıyorsak, yaratıcılık denince de duadaki yeniliği, cüzi iradeyi anlamalıyız ve tüylerimiz öfkeden diken diken olmak yerine bu kavramdaki imkânların azametinden ürpermeli.

       Yaratıcılık kavramını algılamadaki bu çarpıklık bana psikodrama aracılığıyla kavramla ilk tanıştığım andan beri trajik geldi; gelmeye de artarak devam ediyor. Çünkü Müslüman dünyasının hala muzdarip olduğumuz ataletiyle direk ilgili bir kavramsal budayış bu.

     “Yaratıcı dediğin Allah’tır. Ondan başkası bu iddiada bulunuyorsa şirk koşuyordur. Yani icat çıkarmak, teleskop yapıp gökyüzüne bakmak, uçmaya falan çalışmak, genlerle oynamak hep ucunda şirk görünen kaçınılması gereken günahlardır.” Nitekim yapılmamış ve yaptırılmamıştır da yaratıcı düşünmeyi gerektiren bu tarz eylemler “müslüman” toplumlarda. Budayıcılık, bugünün bilim camiasında farklı fikirlere tahammülsüzlüğe kadar inmiş durumda. Üretkenliği ve yeniliği destekler görünen söylemlerin, politikaların ortasındayız fakat budayıcılarımızı da keskinleştirmeye devam ediyoruz bir taraftan.

        Elbette kâfirlerin kavramlarıyla konuşmaya başlayalım, hiçbir savunmamız kalmasın demek değil bu serzeniş. Sadece şu: eğer değerlerimiz arasına almamız gereken unuttuğumuz için uzun süredir kaybettiğimiz bir kavram varsa o da insanın cüzi yaratıcılığıdır.

*"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin." Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).


**Furkan Suresi,77: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!....

23 Haziran 2016 Perşembe

Kuddüs İsmini Nasıl Anlamalı?

     El-Kuddüs derken her tür eksiklikten çok uzak olduğu gibi her tür benzetmenin de çok ötesinde olan zihnimizle ayak basamayacağımız bir kutsallıkta olanı anlamak gerektiğini söylüyor aşağıdaki alıntılarda bir çok İslam düşünürü. Bu takdisin mahiyetini kavramak içinse modern zihnin düşünce tuzaklarının farkında olmak önşart.

    Modernizmle kutsallaşan kavramları zihnimizden şöyle bir geçirmek yeterli aslında Yaratıcı’yı takdis etmekten nasıl uzaklaştığımızı anlamak için.

   Kutsal olan, korunması gerekendir. Peki neye karşı korunmalı?

   Şiddete, işgale ve kirlenmeye.

  Günümüzde fiziksel şiddet yerini ekonomik şiddete teslim etmiş durumda. Bir yandan savaşlar devam ederken asıl işgal yaşam alanımızı, ibadet şeklimizi, zihnimizdeki kutsal kavramları kirleten seküler dayatmalar vasıtasıyla yapılıyor. Ve bu da kutsallık bilincimizi çapraşık, ulaşılmaz bir hale getiriyor. Kutsalla, kendi kutsalımızla olan bağlantımız kopuyor. Kutsal topraklarla bağlantımızı bile “turizm markaları, … towerlar” aracılığıyla tur fiyatları üzerinden kurar hale geliyoruz.


   “Gazalî, Kuddûs’u hissin anladığı hayalin tasavvur ettiği vehmin vehmeylediği, kalbin düşündüğü ve fikrin hükmettiği her türlü vasıftan münezzehtir şeklinde tanımlar. Ayıplardan, kusurlardan münezzehtir demeyi, ayıp ve kusurların varlığını, var olacağını ima ettirebileceğinden bir edepsizlik sayar. Kuddûs’u “insanların çoğunun kemâl sıfatı olduğunu sandıkları sıfatlardan münezzehtir” şeklinde anlamlandırır.
  Gazalî’ye göre insanların Allah’ın takdis ve tenzihi konusunda takip ettikleri yol şöyledir: Önce kendilerine bakarlar, kendi sıfatlarını öğrenirler. Bu sıfatları da kemâl ve noksan sıfatları diye ikiye ayırırlar, kendileri için kemâl sıfatı saydıklarını (ilim, irade, kudret, sem’i, basar, kelam) kemâl sıfatı sayarlar. Kendileri için noksan kabul ettikleri sıfatları (cehalet, acz, körlük, sağırlık) da noksan sıfatları sayarlar. Bundan sonra da Allah’ı övmek için kendileri için kemâl saydıkları sıfatlarla nitelerler, noksan saydıkları sıfatlardan da tenzih ederler. Oysa Allah, insanların kendileri için noksanlık saydıkları vasıflardan uzak olduğu gibi/kadar kemâl saydıklarından da uzaktır. Bu sıfatlardan söz edilmemiş olsaydı mevzubahis edilmezdi.”
“Takdiste tazim, tesbihte tenzih anlamı vardır ki bunlar birbirlerini bütünlerler. Takdiste Allah’ın mevsuf olduğu temizlik, izzet, büyüklük gibi sıfatların ona verilmesi ve ilan edilmesi, tesbihte ise Allah’ın her türlü şirk ve sapıklığa mensup olanların, ona isnad ettikleri yaraşmayan şeylerden tenzih edilmesi anlamı galiptir.”
“İbn Arabî’ye göre kudsiyet biri zâtî diğeri arazî olmak üzere iki türlüdür. Allah’ın kuddûs ismiyle O’nun zâtının kudsiyeti dile getirilir. Arazî kudsiyette eksiklik söz konusu olur. İnsan nefsini riyazetle, ahlâkını mücahedeyle, aklını mükâşefeyle, organlarını yasaklardan uzak tutmak ve emirlere uymakla takdis edebilir, yani günahtan ve kusurdan temizleyip olgunlaştırabilir.”

KUTSAL NEDİR?“Din bağlamında kutsalın anlamı hem daha dar hem daha kesindir. Burada kutsal özgül olarak din tarafından, şiddete, işgale ve kirletmeye karşı korunan şeydir.… Kutsal bizzat gerçekliğin doğasında bulunur ve normal insanlık, kişinin fıtrî olarak gerçeği gerçek olmayandan ayırt ettiği bir kutsal duygusuna sahip olarak doğar. Fakat modern insan öyle bir duruma gelmiştir ki bu doğal duygu bile neredeyse unutulmuş kutsalın bir “tanımı”nın yapılması ihtiyacı baş göstermiştir. Şunu kaydetmek ilginç olacaktır ki kutsal olanı akıl-dışına bağlama yolunda R. Otto’nun ki gibi girişimler içinde bulunduğumuz yüzyılda oldukça ilgi görmüştür. Bu olgu şunu göstermektedir: zihnî hakikatin ya da bilginin kutsalla olan ilişkisi, bilginin kutsal içeriğinden soyulmasının sonucu olarak kesinlikle görmezden gelinmiştir. Üstelik sekülerleşmiş bir dünyada kutsal, anlaşılmaz bir şey olarak görüldüğü profan dünyanın perspektifinden görülmeye başlanmıştır… Kutsalın anlamına yaklaşmanın belki de en kestirme yolu, onun ebedî olanla ilişkisini kurmak olacaktır. İnsanın kutsala ilişkin duygusu ebedî ve değişmez olana duyduğu duygudan, onun gerçekte olduğu şeye olan nostaljisinden başka bir şey değildir. Zira o kendi varlığının cevheri içinde ve hepsinden önce değişmez olanı bilmek v ebedî olanı düşünmek üzere yaratılan aklı içinde kutsalı taşımaktadır.

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

 Birinci olarak aşkın olan, ikinci olarak bir mutlak hakikat özelliğine sahip olan, üçüncü olarak da sıradan insan düşüncesinin anlayış ve kavrayış gücünden kaçan şey kutsaldır. M. Armağan, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi “

Alıntılanan kısımların kaynağı: http://www.birlikvakfi.org/esma/yazilar/Kuddus.html